Yabancı olmak…
Bazen bir memlekete, bazen bir dile, bazen de seni yok eden hayata. Hayata, evrene, Tanrı’ya yabancı olmak deyince akla gelen en önemli eserlerden biri de Albert Camus’nün Yabancısıdır. Bu romanda annesini kaybeden Meursault, yaşamın içinde durgun, olaylara uzaktan bakan, toplumun beklentilerine uymayan bir karakterdir. İnanç konusundaki sorgulamaları ve kayıtsızlığı yüzünden toplum tarafından dışlanır. Belki de yalnızca “herkes gibi” olmadığı için toplum onu öteki ilan eder.
Meursault, hayatın bir anlamı olmadığını düşünür; yine de yaşamaya devam eder. Mahkemede yargılanırken asıl mesele işlediği suç değil, annesinin cenazesinde ağlamamış olmasıdır. Onun durgunluğu ve toplumun gözünde anlaşılmaz olan tavrı, aslında ruhuna dokunabilecek, onu gerçekten anlayabilecek birini arayışının sessiz yansıması gibidir.
Camus, Meursault aracılığıyla “absürd” kavramını somutlaştırır. İnsan hayatının önceden belirlenmiş bir anlamı yoktur, ancak birey yine de varoluşun ağırlığını omuzlayarak yaşamayı seçer. Meursault’nun tavrı da bir kaçış değil, hayatı olduğu gibi kabul etme biçimidir. Onun kayıtsızlığı aslında içsel bir dürüstlüktür; toplumun dayattığı rollerin ardına sığınmak yerine kendi çıplak gerçeğini yaşar.
Toplum ise bu çıplaklığı kabul edemez. İnsanların birbirini anlayabilmesi için ortak değerler, alışkanlıklar ve tepkiler vardır; fakat Meursault bu ortaklığı reddeder. İşte bu yüzden onun yargılanışı sadece bir cinayetin değil, farklı olmanın da yargılanışıdır. Yabancı, bu yönüyle birey ile toplum arasındaki çatışmayı gözler önüne serer.
Belki de Camus bize şunu söyler: “Yabancı” olan aslında Meursault değil, toplumun kendisidir. Çünkü hayatın anlamını sorgulayan değil, sorgulamadan yaşayan çoğunluk, kendi yabancılaşmasını fark etmez.

Yorum bırakın